Seksenli yıllardan itibaren Eğitim Sistemi’nin yeniden
yapılanması gerektiği tüm Milli Eğitim Bakanları “sistemin çöktüğü”
itiraflarıyla ortaya koydular. Milli Eğitim örgütünün “çağın gerisinde kaldığı
,ihtiyaçlara karşılık veremediği” resmi olarak bir çok kez ifade edildi. Ancak
Tartışmalr sistem ve örgüt düzeylerinde oldu. Öğretimin özüne, öğretim içerik ve
yöntemlerineilişkin yapılan düzenlemeler sadece sık sık değiştirilen ders
kitapları oldu.
Eğitim sisteminde yapılacak yenileşme çabalarının öğretim
içerik ve yöntemlerini, öğrenci başarısını ölçme ve değerlendirme, yöneltme ve
ders dışı etkinlikleri olacak şekilde öğrenme ve öğretme boyutunu da içermesi
gerekmektedir.
Öğretim içerik ve yöntemleri ile öğrencinin zihniyetinde,
olaylara bakışında, değerlendirme tarzında, duygu ve zevklerinde, çevresindeki
problemleri görme ve çözme kapasitesinde bir değişme meydana getirmesi beklenir.
Özellikle “ilk ve ortaöğretimde müfredat programlarındaki konular bizatihi bir
değer taşımaz, ferdin gelişmesine katkıda
bulundukları ölçüde değer taşır.”(Özakpınar,1988,s.59).
Eğer eğitimin amacı bilgi yüklemek değil, bireyin zihinsel
gelişimine katkıda bulunmak ise, öğretimin içerik ve yöntemlerinin de
öğrencilerde bu tür değişmeler doğuracak şekilde düzenlenmesi gerekir. Diğer bir
deyişle önemli olan öğrencileri bazı bilgilerle yüklemek değil onlara tüm
yaşamları boyunca kendilerini nasıl geliştirebileceklerini öğretmektir. Yani
onlara öğrenmeyi öğretmektir.
Öğretim içerik ve yöntemlerinin eğitim sistemimizin en aksayan
yönlerinden olduğu çeşitli kesimlerce ifade
edilmektedir(Güvenç,1995; Kaya,1984; Kozlu,1994, TÜSİAD,1990). Mevcut haliyle
sistem istenen donanıma sahip bireyler yetiştirememektedir.
Eğitim sisteminin iyileştirilmesi, yeniden yapılanması
üzerindeki tartışma bulgular öğrenme ve öğretme konusundaki paradigmaları
değiştirmeyi ve öğrencileri düşünmeye ve üretmeye teşvik edecek yeni uygulamalar
ortaya koymayı zorunlu kılmaktadır.
Bu bölümde, öğretimde içerik ve yöntem olarak yapılabilecek
değişikliklere zemin hazırlanması açısından öğrenme ve öğretmenin doğası değişik
öğrenme kuramları açısından incelenecektir. Davranışçı, Bilişsel ve Duyuşsal
temelli kuramların öğrenmenin doğasına ilişkin açıklamaları ve öğretim ilkeleri
özetlenecektir. Ayrıca, Nörofizyolojik
temelli öğrenme kuramına da yer verilecektir.
Öğrenme Kuramları
İnsanlar yaşamları boyunca çevre ile etkileşimlerin sonucu
bilgi, beceri, tutum ve değerler kazanırlar. Öğrenmenin temelini bu yaşantılar
oluşturur. Bundan dolayı öğrenme kişilerde oluşan kalıcı değişmeler olarak
tanımlanabilir. Kişinin çevre ile etkileşimi, onun sürekli olarak çevresinden
bir şeyler alıp-vermesi demektir. Kişi çevresinden sürekli olarak kendisine
ulaşan verileri değerlendirir ve bunun sonucu ola
rak düşünsel, duyuşsal veya davranışsal tepkide
bulunur.
Bu şekliyle bakıldığında öğrenme dinamik bir süreçtir. İnsan
yaşadığı müddetçe sürekli bir şeyler öğrenir. Bir konuyu öğrenen insan artık
öncekinden farklı biri olmuştur. Bu farklılaşma insanın “davranış ve
tavırlarını, belki de kişiliğini bile değiştiren” farklılaşmadır (Rogers,1983,
s.20 ). Yeni öğrenmeler ile kişinin kapasitesi gelişir, önceden yapamadığı bir
şeyi yapabilir hale gelir. Daha geniş anlamda, öğrenme sonucu, birey içinde
bulunduğu evrene yeni bir anlam yükler ve
evrendeki konumunu yeniden tanımlar.
Genel anlamada, öğrenme, çevresi ile etkileşimi sonucu kişide
oluşan düşünce, duyuş ve davranış değişikliğidir. Ancak bu değişikliğin nasıl
oluştuğu konusunda farklı görüşler vardır. Öğrenmenin doğası ve sonuçlarını
açıklamaya çalışan bu kuramlar, 1) Davranışçı, 2) Bilişsel, 3) Duyuşsal ve 4)
Nörofizyolojik temelli öğrenme kuramları olmak üzere dört grupta
toplanabilir.
Davranışçı Kuramlar
Davranışçı kuramlar öğrenmenin uyarıcı ile davranış arasında
bir bağ kurularak geliştiğini ve pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin
gerçekleştiğini kabul eder. Ivan Pavlov, laboratuarda köpeğin salgı sistemi
üzerine çalışmakta iken, köpeğin sadece yiyecek getirildiğinde değil, yiyeceği
kendisine getiren kişiyi gördüğünde de salya akıttığını fark etmesi üzerinde
geliştirdiği Klasik Koşullanma , Davranışçı Akımın en çok bilinen öğrenme
kuramıdır.
Öğrenmeyi Pavlov gibi koşullanmış tepki gibi açıklayan Guthrie
öğrenmedeki tüm zihinsel öğeleri reddetmektedir. Ona göre öğrenme uyaran ve
tepki arasındaki ilişkiden ibarettir. Bir uyarana eşlik eden eylem ( tepki ),
söz konusu uyarının her görülüşünde tekrar ortaya çıkar.
Diğer bir deyişle, belli bir durumda bir davranışta bulunan
birey, benzer durumla karşılaştığında hep aynı davranışı gösterir. Guthrie’ye
göre öğrenmenin oluşabilmesi için ödül veya pekiştirmeye de gerek yoktur. Ona
göre, öğrenme tepkinin uyarana karşı ilk gösterilişinde gerçekleşmiştir.
Davranışçı akımın diğer ünlü çalışması Thorndike tarafından
yapılmıştır. Thorndike öğrenmeyi bir problem çözme olarak görmüş ve problemle
karşılaşıldığında yapılan çeşitli deneme-yanılma davranışlarıyla çözüm
üretildiğini savunmuştur. Ona göre, insanların ve
insana yakın hayvanların öğrenme biçimi deneme- yanılma yoluyla
gerçekleşen bir öğrenmedir.
Thorndike’ın yaptığı deneyde kafese yerleştirilen kedi
dışarıdaki balığa ulaşmak ( veya kafesten dışarı çıkmak ) için yaptığı sağa-sola
koşma ve sıçramaları esnasında tesadüfen kapı mandalına bağlı ipi çekmesi ile
kapı açılmış ve dışarı çıkmayı başarmıştır. Bu deney tekrarlandıkça kedinin
kafesten çıkmak için yaptığı deneme-yanılma davranışları azalmış ve kedi
mandalın bağlı olduğu ipi daha kısa sürede çekerek dışarı çıkmayı öğrenmiştir.
Thorndike bu çalışmasında deneme-yanılma
esnasında yapılan davranışlardan ödüle götüren davranışların kalıcı olduğu (
öğrenildiği ), diğerlerinin ise terk edildiği sonucuna ulaşmaktadır.
Thorndike’ın çalışmalarından hareket eden Skinner, organizmanın
davranışlarını uyarıcılara karşı gösterilen otomatik bir tepki olmaktan çok,
kasıtlı olarak yapılan hareketler olarak kabul etmektedir. insanların karmaşık
uyarıcı durumları ile karşılaştığında gösterdiği davranışlara operant (edim) adı
veren Skinner bu operantların, onları izleyen sonuçl
ardan etkilendiğini ileri sürmektedir.
Organizmayı olumlu bir sonuca götüren davranışlar kalıcı olur.
Diğer bir deyişle, insanlar davranışları sonucu olumlu bir durumla
karşılaştıklarında o davranışın tekrarlanma olasılığı artar. Davranıştan sonra
gelen bu olumlu sonuçlara pekiştirme
denir. Skinner’in çalışması Operant Koşullanma olarak
bilinmektedir.
Davranışçılar insanların, karşılaştıkları problemlerin
çözümünde genellikle geçmişte yaşadığı benzer durumları göz önüne aldıkları
ileri sürerler. Yeni bir problemle karşılaştıklarında ise, bireyin
deneme-yanılma yoluyla yeni çözümler üreteceği kabul edilir. Davranışçı
yaklaşımlarda önemli olan gözlenebilen, başlangıcı ve sonu olan, dolayısı ile
ölçülebilen davranışlardır.
Davranışçı Kuramların Öğretim İlkeleri
Davranışçı yaklaşımların daha çok psikomotor davranışların
öğrenmesine açıklık getirdiği kabul edilir. Bu kuramların öğretim ilkeleri
aşağıdaki gibi özetlenebilir (Fidan ve Erden, 1993):
1. Yaparak öğrenme esastır.
Öğrenci öğrenme sürecinde aktif olmalıdır. Öğrenmede öğrencinin yaparak
öğrenmesi esastır. Çünkü, öğrenci kendi yaptığı ile öğrenir.
2. Öğrenmede pekiştirme önemli bir yer tutar.
Pekiştirme, davranışların tekrar edilme sıklığını arttıran uyarıcıların
verilmesi işlemidir. Davranışlar, onları izleyen sonuçlardan etkilenir ve
onlarla değiştirilir.
3. Becerilerin kazanılmasında ve öğrenilenlerin kalıcılığının
sağlanmasında tekrar önemlidir.
İnsan, konuşma, yabancı dil, müzik aleti çalma vb. becerileri tekrar yapmadan
öğrenemez. Tekrar, öğrenmede gelişmeyi sağladığı sürece yararlıdır.
4. Öğrenmede güdülenme
nin çok önemli bir yeri vardır. Öğrencinin bir davranışı
öğrenebilmesi için o davranışı yapmaya istekli olması lazımdır. Bu nedenle,
olumlu pekiştirme güdüleyici bir etkiye sahiptir.
Bilişsel Kuramlar
Bilişsel kuramlara göre öğrenme doğrudan gözlemlenemeyen
zihinsel bir süreçtir. Bu akımın temsilcileri olan Gestalt Okulu
psikologları, Piaget ve Bruner’e göre, öğrenme kişinin davranımda bulunma
kapasitesinin gelişmesidir. Bilişsel kuramlara göre davranışçıların davranışta
değişme olarak tanımladığı şey gerçekte kişinin zihninde meydana gelen
öğrenme???????? yansımasıdır. Bilişsel kuramcılar daha çok anlama, algılama,
düşünme, duyuş ve yaratma gibi kavramlar üzerinde durur.
Davranışçı akımın eğitimin amaçlarını davranış yönünden
tanımlar ve bu davranışları oluşturacak deneyimlerin neler olması gerektiğini
belirler. Onlara göre okuldaki eğitimin dış dünyaya transfer
edilebilmesi için her ikisi arasındaki
benzerliklerin artırılması gerekir. Bilişsel akımın öncüleri ise öğrencilerin
zihinlerinde durumlara ilişkin ilkeler
kazandırmayı tercih ederler.
Davranışçı akımların kısmen öğrenmeyi açıkladığı kabul
edilmekle beraber, öğrenme hakkında bugün nerede ise bütün uzmanların ortaklaşa
kabul ettiği gerçek öğrenme olayının, uyarıcı-tepki ilişkisinden çok daha
kompleks bilişsel bir süreç olduğudur (Cullingford, 1990). Bir tanım ya da bir
kelime hecelemeyi öğrenmenin bile aktif ve kompleks bir zihinsel süreç olduğu
kabul edilmektedir. (Resnick, 1989). Öğrenme
konusunda bugün ulaşılan nokta öğrencinin kendisine aktarılan bilgileri aynen
almadığı, aksine kendisine ulaşan her bilgiyi süzgeçten geçirip yorumlayarak
kendi dünyasında bir anlam yüklemeye çalıştığıdır (Brooks ve Brooks, 1993).
Bilişsel kuramlara göre, öğrenme bireyin çevresinde
olup-bitenlere bir anlam yüklemesidir. Kişinin davranışını anlayabilmek için
onun karşılaştığı durumu nasıl dğerlendirdiğinin anlaşılması gerektiğini savunan
bu kuramın temelini Gestalt Psikolojisi oluşturur.
Zihne ulaşan verilere anlam yükleme işlemi, yani algı üzerine
yaptıkları çalışmalarla öğrenmenin bilişsel yönüne işaret eden Gestalt
psikologları algılama ile ilgili aşağıdaki ilkeleri ileri sürmektedirler
(Hilgard ve Bower, 1974).
İnsanlar gördüklerini bir bütün olarak al
gılarlar. Bütünü oluşturan parçaların bütünle ve
birbirleriyle olan ilişkisi önemlidir. Bir parçanın veya nesnenin algılanışı,
onun bütünle ve diğer parçalarla olan ilişkisine göre değişir.
İnsanlar çevrelerini bir ahenk
içerisinde görme eğilimindedirler. Eşya ve olaylar,
parçası parçası oldukları bütün içerisinde anlam kazanırlar.
İnsanların davranışı, içinde bulundukları durumu algılamalarına bağlı
olarak değişir. Öğrenme, kişinin çevresini algılama ve yorumlama sürecidir.
Bundan dolayı, öğrenmede önemli olan kişinin olayları ve durumları anlaması,
diğer bir deyişle eşyaya ve olaylara anlam yüklemesidir.
Bütün, onu meydana getiren parçaların toplamından daha farklı ve
büyüktür. Bundan dolayı bir konuyu oluşturan parçaların ayrı ayrı incelenmesi
bütünü ortaya koyamaz, dahası bütünün kaybolmasına yol açar.
Cullingford öğrenmenin doğasını ve biçimlerini anlamanın bir
eğitim sisteminin kalbini teşkil ettiğini ifade etmektedir. Cullingford’a göre
“... ders programları ancak öğrencinin bilgiyi nasıl aldığı, organize ettiği,
takdir ettiği ve değerlendirdiğinin bilgisi ile anlaşılabilir” (Cullingford,
1990,s.2)
Öğrenmenin doğasını açıkladıkları kitaplarında, Brooks ve
Brooks (1993) “öğrenme daha çok şey keşfetmek değil, tasavvur ve olgular yoluyla
daha çok şey yorumlamaktır” (s.7) demektedirler. Onlar, öğrencinin kendisine
ulaşan bilgileri aynen almadığını,öğrenmede çok aktif bir konumda olduklarını
ifade etmektedirler.
Öğrenme öğretme süreçlerinin doğasını açıklamaya çalışan ve
yapısalcı öğrenme ve öğretim (Constructivist Learning and teaching,CLT) olarak
bilinen ekol de aynı düşünceyi savunarak öğrencinin kendisine ulaşan bilgileri
başlıca dört süzgeçten geçirdiğini kabul etmektedir (Resnick, 1989):
Bireyin o konudaki ön bilgileri,
Öğretmen ve öğrenci tarafından ortaklaşa bilinen ödül, ceza ve karşılıklı
beklentiler,
Öğrencinin öğrenmeye yaklaşımı,
Kültürel yargı ve değerleri ile beraber öğrencinin içinde bulunduğu sosyal
çevre.
Piaget’ya (1952) göre insan zihni kendisine ulaşan her şeye
anlam bulmaya çalışan dinamik bir bilişsel yapı grubudur. Bu anlam bulma
öğrencinin deneyimine, sahip olduğu kültüre, içinde öğrenmenin gerçekleştiği
etkileşimin doğasına ve öğrencinin bu süreçteki rolüne göre değişmektedir.
Öğrenmenin tamamen öğrencinin zihninde gerçekleştiği tezinden
hareket eden filozof Lipman, okulun geleneksel görevi kabul edilen “bilgi
aktarma” rolünü değiştirmesini önermektedir. Lipman, öğrencileri sadece
bilgilendirmenin yeterli olmadığını, onları neden-sonuç ilişkisi kurabilen ve
karar alabilen bireyler olarak yetiştirmek
gerektiğini; oysa klasik öğrenme yöntemlerinin öğrenciye sadece bilgi
yüklediğini ileri sürmektedir (Lipman, 1976).
Aynı şekilde, öğrenmenin bilgilenme değil bilgi üretme
olduğu savunulmaktadır. Bu görüş, sınıftaki öğrenmenin, öğrencinin önceki
öğrenmeleri üzerine kurulduğunu kabul etmektedir. yine bu görüşte , “öğrenmenin
kavramsal bir değişme ile ulaşılan bir bilgi üretme süreci olduğu” kabul
edilmektedir (Maclure and Davis, 1991, s.95).
Böyle bakıldığında,öğrenme süreci,diploma için katlanılması
gereken sıkıcı bir süreç olmaktan çok uzak, insanın doğal gelişmesinin bir
parçasıdır. Senge’ye (1990) göre öğrenme insan olmanın gerçek anlamıdır. Senge,
öğrenmenin bireye daha önce yapamadığı bir şeyleri yapabilme gücü verdiğine ve
kapasitesini sürekli olarak geliştirme
fırsatı sağladığına inanmaktadır.
Eğer bir sınıfta bunlar gerçekleşiyorsa gerçek bir öğrenmeden
söz edilebilir. Öğrenme ile bireyin dünyaya ilişkin algısının değiştirdiğini ve
dünya ile olan ilişkilerini yeniden düzenlediğini kabul eden Senge, bu sürece
kısaca “kişinin kendisini yeniden yaratması” (1990, s.13)
demektedir.
Bilişsel Kuramların Öğretim İlkeleri
Öğrenmenin anlama, düşünme ve yorumlama gibi bilişsel
boyutlarını vurgulayan bilişsel kurama göre öğretimde dikkat edilmesi gereken
başlıca hususlar aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Yeni öğrenmeler öncekilerin üzerine bina edilir. Öğretmen, anlattığı konu
hakkında öğrencinin daha önceden bildiklerinin farkında olmalı, bu bilgilere
saygı göstermeli ve öğretme esnasında değerlendirmelidir.
Yeni bilgiler öğrenciye bir şeyleri açıklayabilme gücü
verdiği ve daha önceki bilgilerini genişletebilme olanağı sunabildiği oranda
öğrenci için anlamlı olacaktır (Cohen, McLauglhlin ve
Talbert,1993).
Öğrenme bir anlam yükleme çabasıdır. İnsanların karşılaştıkları her şeye
anlam yükleme çabası içerisinde oldukları düşünülerek, öğrenme derinliğine
düşünebilme, konunun özünü kavrama olanağı sunacak şekilde düzenlenmelidir.
Yüzeysel olarak verilen bilgilerin tekrarını istemek öğrenci için
anlamsızdır (Brooks ve Brooks, 1993).
Öğrenme uygulama şansı tanımalıdır. Öğretim öğrenciye öğrendiklerini
kullanmak için değişik fırsatlar vermelidir. Aksi halde, öğrencideki anlam
oluşturma mücadelesi kaybolur (Marshall, 1992).
Öğretmen otorite figürü olmamalıdır. Öğretmen sınıfta bir otorite
figüründen ziyade bir basketbol antrenörü gibi bütün öğrencilerin
potansiyellerini sonuna kadar kullanmada onlara rehberlik yapan kılavuz
rolünde olmalıdır (Brooks ve Brooks, 1993).
Öğrenme, öğretmen ve öğrencinin karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşir.
Eğer öğrencilerin duyduklarını ve karşılaştıklarını anlama çabası içerisinde
olması bekleniyorsa, öğretmen ve öğrencilerin beraberce, karşılıklı güven
içerisinde ve birbirlerinden yüksek beklentiler ile çalışmaları gerekmektedir
(Brooks ve Brooks, 1993).
Yukarıda anlatıldığı şekliyle öğretim öğretmenin 40-50 kişinin
karşısına geçerek bildiklerini aktarması ve daha sonra bunların öğrenilip
öğrenilmediğini anlamak için birkaçına öğrendiklerini tekrar ettirmesi değildir.
Bu anlayışta eğitimin asıl amacı öğrencilerin daha yeterli, daha kapsamlı,
daha güçlü ve daha doğru “anlamlar” üretebilmesidir (Newmann, 1994). Bundan
dolayı, bir öğretim programının verimliliği öğrencilerin entelektüel başarısına
bağlıdır. “Entelektüel öğrenci başarısı”n
ın kriteleri aşağıdaki gibi sıralanmaktadır.(Newmann ve
Wehlage, 1993, s.8):
Öğrencinin bilgisi ve anlam üretmesi (deklare edilen bilgiyi üretmesinin
aksine),
Öğrencinin bilgi ve anlam üretirken bilimsel araştırma yöntemlerini
kullanması,
Öğrencinin çalışması sonunda bir tez, ürün ya da performans ortaya
koyması,
Duyuşsal Kuramlar
Duyuşsal kuramlar öğrenmenin doğasından çok sonuçlarıyla
ilgilidirler. Bu kuramlar sağlıklı benlik ve ahlak gelişimi gibi duyuşsal
sonuçlarıyla ilgilenirler. Esasen öğrenmenin düşünsel, duyuşsal ve davranışsal
sonuçlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kişi çevresinden sürekli olarak
kendisine ulaşan verileri değerlendirir ve bunun sonucu olarak düşünsel,
duyuşsal veya davranışsal tepkide bulunur.
Kişinin kendisini yeniden yaratması olarak nitelendirilebilecek
öğrenme için davranış, duyuş ve zihin değişmesi gerekir. Zihinsel yapı
değişmediği müddetçe davranışı değiştirmenin fazlaca bir anlamı yoktur. Davranış
değişmediği müddetçe de zihnin değişmesi sadece entellektüel duygu
ları tatmine yarayacaktır. Duyuşsal değişme
gerçekleşmediği müddetçe ise kişiliğin değişmesi mümkün değildir. Öğrenmenin
sonul hedefi kişiliği değiştirmek ise öğrenme davranışsal ve bilişsel olduğu
kadar duyuşsal gelişmeye de ağırlık vermek zorundadır.
Bilişsel kuramcılar benlik ve
ahlak gelişiminin belirli dönemler içinde ortaya çıktığını kabul ederler.
Davranışçılara göre ise ahlaki yargılar dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıkar:
onay gören ve pekiştirilen davranışlar doğru, hoş görülmeyen
davranışlarda yanlış olarak kabul edilir. Bu
kısımda benlik ve ahlak gelişimine ilişkin duyuşsal kavramlar kısaca
özetlenecektir.
Benlik Gelişimi
Benlik gelişimi bireyin kendisini değerli bir insan olarak
hissetmesini, kapasitesine güvenmesini ve farklılıklarına değer vermesini
vurgular. Benlik gelişiminin sonul hedefi kendini gerçekleştiren
insandır. Kendini gerçekleştiren insan, kendini ve başkalarını olduğu gibi
kabul eder. Özerktir, yaratıcıdır ve yaşamdan zevk alır. Kendisi ve çevresi ile
barışıktır, demokratik tutumlara sahiptir. Okul ortamı küçük yaşlardaki
çocukların benlik gelişimi üzerinde büyük etki yapar. Çocukların kendilerini
değerli bir insan olarak hissetmeleri, kapasitelerine güvenmeleri ve
farklılıklarına değer vermeleri aile ve çevrede o
lduğu kadar okulda karşılaştığı muameleye bağlıdır.
Okul yıllarında benlik kavramı büyük zarar gören insanların
sayısı hiçte az değildir. Çok zeki olduğu halde okulda kendilerine sürekli “sen
adam olamazsın”, “yaşından utan” ve “geri zekâlı” gibi sıfatlar yüklenen
çocukların kimi, okulda kendisine yakıştırılan bu benlik algısını değiştirmek
için bir ömür boyu mücadele etmektedir. Kimileri de geri kalan ömürlerini hep bu
benlik algısıyla geçirmektedir.
Benlik Yapısını Etkileyen Etmenler
İnsan doğasının temelinde iyi ve doğruya meyilli olduğunu kabul
eden ve insana insan olarak değer veren insancı (hümanist) yaklaşımı benimseyen
psikologlara göre benlik yapısı özben ve
benlik tasarımından oluşur. Özben yapı olarak iyiye
yöneliktir. Kötü olarak nitelendirilen tutum düşünce ve davranışların nedeni
temel gereksinimlerin duyurulmaması veya engellenmesidir. Doğuştan gelen ve
“iyi” kabul edilen özbeni baskı altına almaktan çok, cesaretlendirmek ve
gerçekleşmesine uygun bir ortam sağlamak gerekmektedir.
Benlik tasarımı ise kişinin
kendisini algılayış biçimiyle ilgilidir. Doğuştan başlayarak kişinin içinde
bulunduğu sosyal çevre içerisinde yavaş yavaş gelişir. Benlik tasarımı dinamik
bir yapıya sahiptir. Kişinin yaşadığı olaylar ve edindiği tecrübeler benlik
tasarımını etkiler. Benlik tasarımı kişinin
özellik, yetenek, duygu, düşünce, inanç ve tutumlarının dinamik bir görüntüsü
olarak tanımlanabilir. (Erden ve Akman, 1997).
Kendini Gerçekleştiren İnsanın Özellikleri
“Kendini gerçekleştirme” kavramı ilk kez Maslow tarafından
kullanılmıştır. Maslow, insanın değerli, kendine özgü ve iyiye yönelik bir
özbene sahip olduğuna inanmaktadır. Maslow’a göre fizyolojik, güvenlik, sevme
sevilme, bir gruba ait olma, statü kazanma gibi temel gereksinimleri karşılanan
insan sonunda kendisi olabilecektir, yani
kendini gerçekleştirebilecektir. Maslow’un kendini gerçekleştiren insanların
özelliklerine ilişkin belirlediği niteliklerden bazıları aşağıda sıralanmıştır
(Erden ve Akman, 1997, s.95-96):
Kendilerini, başkalarını ve doğayı olduğu gibi kabul ederler. Kuvvetli ve
zayıf yönleriyle kendilerini ve başka insanların farklı duygu ve düşüncelerini
hoşgörü ile karşılayıp oldukları gibi kabul ederler.
Gerçeği olduğu gibi algılayıp, içinde bulundukları ortama kolay uyum
sağlarlar. Eksik ve hatalardan aşırı düzeyde rahatsız olmazlar.
Daha derin ilişki kurabilirler. Kendilerine güveni tam olan bu insanlar
herkese karşı sevgi ve saygı duyarlar.
Yaşamdan büyük zevk alırlar. Yapılacak işler onlar için birer “oyun”
gibidir.
Özerk bir yapıları vardır; çevrelerinden bağımsızdırlar. Düşünce ve
davranışlarında özgürdürler: neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendi özerk
değerler sistemine uygun olarak karar verirler.
Demokratik bir kişilik yapısına sahiptirler. Herkesten bir şeyler
öğrenebileceklerine inanırlar.
Doğal, içlerinden geldiği gibi davranırlar; yapmacık davranma gereği
hissetmezler.
Amaçlar ve araçlar arasında uygun ayırımı yapabilirler.
Yalnız kalabilme gücüne sahiptirler.
Güçlü bir mizah anlayışına sahiptirler. Ancak, yaptıkları espriler
başkalarını küçültücü değildir.
Ahlak Gelişimi
Ahlak gelişimi kişinin toplumsal değer yargılarını edinerek
içinde bulunduğu çevreye uyumunu, fakat sonuç olarak kendi ilke ve değer
yargılarını oluşturmasını amaçlar. Ahlak gelişimi toplumun adet, gelenek ve
göreneklerinin içselleştirilmesi sürecidir. Toplum içinde nasıl davranması
gerektiğinin farkında olmaktır. Birlikte yaşadığımız insanlara karşı görev
sorumluluklarımızı öğrenme ahlaki gelişimin bir parçasıdır. Ahlak gelişiminin
sonul hedefi kişinin evrensel ilkeler,
doğru-yanlış, hak ve adalet kavramları doğrultusunda kendi doğrularını ve
ilkelerini geliştirmesidir.
Ahlak gelişimi konusunda en çok kabul gören Piaget’in (1969)
iki aşamalı gelişim modelidir. Piaget çocukların yaşlarına bağlı olarak
yargılama sistemlerinde meydana gelen değişmelere ilişkin gözlemleri sonucunda
ahlak gelişi ile ilgili olarak “dışa bağlı dönem” ve “özerk dönem” olmak üzere
iki dönem belirlemiştir. Dışa bağlı dönem bebeklikten 10 yaşa kadar olan dönemi
kapsar. Bu dönemde çocuklar ahlaki yargılar
açısından başkalrına bağımlıdırlar. Onbir yaştan sonra başlayan özerk dönemde
ise değerlendirmeler görelilik kazanmaya başlar. Bu dönemdeki çocukların
yargılamalarında esneklik göze çarpar. Kohlberg (1969) tarafından geliştirilen
ve Piaget’in ahlaki gelişim modeliyle büyük
benzerlikler gösteren üç evreli ahlaki gelişim modeli aşağıda kısaca
özetlenmiştir.
Geleneköncesi evre: Çocukluğun
ilk dokuz yılını kapsar. Ahlaki gelişimin ilk iki dönemi bu evrede gerçekleşir.
Birinci dönemde, çocuk için doğru ve yanlıştan daha önemli olan şey eylemlerin
sonucudur. Çocuğun cezalandırılmasını engelleyen eylemler doğru olanlardır.
Dünya çocuğun kendisinden ibarettir. Bu dönemde ceza ve itaat eğilimi ağır
basar. Otoriteye uyma temel güdüdür. Bu dönem okul
öncesi çocukların ahlaki gelişimini açıklamak için
kullanılır. İkinci ahlaki gelişim döneminde ise doğrular çocuğun bir ihtiyacını
karşılayan veya ona ödül getiren eylemlerdir. Bu dönem çocukların çok çıkarcı
davrandıkları yaşlardır. Sadece kendi ihtiyaçla
rını karşılama güdüsü ile hareket eden bu çocukların
düşüncesi “sen bana yardım edersen bende sana ederim” dir.
Geleneksel evre: Dokuz ve
onbeş yaşları arası dönemi kapsayan bu evre çocukların sosyal baskıyı en yoğun
şekilde hissettikleri zamanlardır. Bu evre çocukların çoğunluğa uyma, basmakalıp
davranışlar gösterme, kurallara uyma ve beklentilere karşılık verme baskıları
altında adeta boğuldukları yaşlardır. Eğitimin çocuklara bu evrede rehberlik
etmesi çok önemlidir. Ahlaki gelişimin üçüncü ve dördüncü d
önemleri bu evrede yer alır. Üçüncü dönemde önemli olan
iyi bir çocuk olmaktır. Bu dönemde çocuklar grup norm ve beklentilerine uygun
davranmaya özen gösterirler. Bu gelişim dönemindeki temel güdü grup tarafından
kabul edilmektir. Dördüncü dönemde çocuk ke
ndine düşeni yapmayı öğrenir. “Kurallar, uyulması için
vardır.” Bu dönemde gençlerin en büyük mücadelesi onurlarını korumak ve
saygınlık kazanmaktır. Kohlberg bu dönemin temel güdüsünüde toplumsal düzeni
korumak olarak ifade etmektedir. Yaşamları boyu bir
türlü bu dönemi aşamayanlar hep kural ve düzen sendromu
yaşarlar.
Geleneksonrası evre: Bu evre, kişinin otoriteden bağımsız
olarak evrensel değerler doğrultusunda kendi ilkelerini oluşturmaya, kendi doğru
ve yanlışlarını belirlemeye başladığı evredir. Bu evrede gerçekleşen beşinci
dönem kişinin yeni değer ve uzlaşmalar sonucu kuralların değişebileceğini
gördüğü dönemdir. Doğru, genel doğrular, standartlara uyan ve üzerinde
uzlaşılanlardır. Doğru ve yanlışlar kişisel değer ve fikirlere değişebilir. Bu
dönemde toplumsallaşma eğilimi ağır basar.
Birey toplum yararına olan kuralların çoğunluk tarafından korunmasının
gerekliliğine inanır. Altıncı ve son dönemde, kişi evrensel ilkeler, doğru
yanlışlar, hak ve adalet kavramları doğrultusunda kendi doğru ve
ilkelerini geliştirir. Kendi doğru ve
yanlışlarını oluşturma ile berabergelişmesi gereken diğer ahlaki gelişim ödevide
başkalarının haklarına saygılı olmaktır. İnsana insan olduğu için değer verme bu
dönemde kazanılan bir tutumdur.
Kohlberk daha sonra yaptığı çalışmalarda ahlaki gelişimi altı
dönem yerine beş dönemde, fakat yine üç evrede düzenlemiştir. Üçüncü evre tek
basamak olarak düzenlenmiş ve toplumzallaşma ve evrensel geğerler edinme beşinci
dönem ahlaki gelişim dönemi olarak gösterilmiştir.
Kohlberk ahlak gelişiminin
değişmeyen ilkeleri olarak şunları ileri sürmektedir: (a) her çocuk aynı
evrelerden geçer, (b) gelişim hep öne doğrudur, geriye dönüşü yoktur, (c) hiçbir
gelişim evresi atlanamaz, (d) çocuk bir zaman diliminde sadece bir evrede
olabilir.
Kohlberk, bir üst gelişme düzeyine
geçmenin kendinden bir üst evredeki birinin cazip, görüşleri ile karşılaşmakla
gerçekleştiğini kabul etmektedir. Ahlaki gelişim açısından kendisinden daha
ileri düzeyde olan birinin görüşlarini cazip bulan çocuk onun gibi olmak
isteyecektir.
Duyuşsal Kuramların Öğretim İlkeleri
Eğitimin öğrencinin kendisine güvenmesi, yeterliliğine inanması, yüksek
akademik ve kariyer beklentileri taşımasında yardımcı olması gerekir. (Bloom,
1973).
Benlik kavramının dört boyutu vardır: (a)akademik, (b)sosyal, (c)duygusal
ve (d)bedensel. Eğitimin dört boyutuda dikkate alması gerekir. (Jordon, 1981).
Öz saygı (self esteem) kişinin zihin sağlığı ile ilgilidir. Zihinsel
olarak sağlıklı olan kişilerin gerçek kendilerine ilişkin algıları,
kendilerine ilişkin ideal algılarına benzerdir (Rogers, 1961). Okulda
başarısız olanların öz saygıları genellikle daha düşüktür. Eğitim hiçbir
koşulda çocuğun öz saygısına zarar vermemelidir.
Benlik kavramı bazen ayna teorisi ile açıklanmaktadır. Buna göre insanın
kendisini algılayışı başkalarının kendisine ilişkin algılarını nasıl
algıladığına bağlıdır. Sağlıklı benlik benlik gelişimi için çocuklara hiçbir
zaman kötü insan muamelesi yapılmamalı ve yakışıksız sıfatlar takılmamalıdır.
Zayıf ve güçlü yönleriyle kendilerini oldukları gibi kabul eden
öğrencilerin benlik algısı daha sağlıklıdır. Kendilerini hiç beğenmeyen ve
reddeden kişiler kendilerini değersiz bulurlar. Eğitim benlik tasarımının
oluşumunda öğrenciye destek sağlamalıdır. (Shepard, 1979).
Akademik başarısızlık çocukların kendilerini değersiz hissetmelerine ve
kapasitelerine güvenmemelerine yol açar. Özellikle, çok çalıştığı halde
başarısız olan bir öğrencinin benlik duygusu zaten epey büyük zarar alır.
Akademik başarısızlık çocuğun kişiliğine saldırma gerekç
esi olmamalıdır.
Başarısızlık karşısında bahaneler uydurmak ve çeşitli savunma
mekanizmaları geliştirmek öğrencinin çalışmasının istenilen sonucu
doğuramayışının bir açıklamasıdır ve benliğini korur. Öğretmenin başarısız
olan öğrencilere çok fazla yüklenmesi doğru değildir.
Öğrenci zoru başardığında kendini çok iyi hisseder. Bu şekilde, başarı hem
yeteneğe hem de çok çalışmaya atfedilmektedir. Bunun için, öğrencilere
başardığı hissini vermek gerekir (Covington, Omelich, 1981).
Benlik duygusu kişi için en değerli emtiadır. Öğrenci benlik duygusunu
korumak için her şeyi yapar. Öğretmen öğrencinin benlik duygusuna değer
vermeli, zarar vermemeye özen göstermelidir.
Ahlak gelişiminde nasihat en etkisiz yöntemdir. Bunun yerine çocuklara
kuralları ve normları öğrenebilecekleri yaşantılar sunmak gerekir.
Ahlaki değerler bu ad altındaki bir ders içerisinde değil, tüm derslerin
içeriğine serpiştirilmiş tartışmalarla daha kolay kazandırılabilir.
“Ayinesi işidir kişinin lafa bakılmaz.” Ahlak gelişiminde yetişkinlerin
sözleri değil davranışları etkilidir. Öğretmen ve anne-babalar sözleriyle
değil davranışlarıyla birer ahlak modeli olmalıdırlar.
Ahlaki gelişim, dönemleri içerisinde verilmelidir. Bunun için, ahlaki
gelişim dönemleri iyi bilinmeli ve ilgili ahlaki gelişim
hedeflenmelidir.
Nörofizyolojik Temelli Öğretim Kuramları
Öğrenme ile beyin hücreleri arasındaki ilişkiyi inceleyen
araştırmacılar öğrenme süreci sonucunda nöronlarda yeni axon iplikçiklerinin
oluştuğunu iddia etmektedirler. Buna göre, her öğrenme yaşantısı yeni sinaptik
bağların oluşması demektir. Bu kurumda öğrenme, biyokimyasal bir değişme
olarakta açıklanmaktadır. Araştırmalar biyolojik bilgi depoları niteliğindeki
RNA’ların argenlik yaşlarına doğru arttığını, öğrenme kapasitesinin azalması ile
birlikte, yaşlılıktada azaldığını
göstermektedir. Ayrıca, besin yoluyla kendilerine RNA verilen yaşlılarda yakın
geçmişi hatırlamada önemli derecede artış olduğu kaydedilmektedir.
“Beyin temelli” öğrenme kuramı olarakta bilinen bu kuramı
sistematik hale getiren Hebb, beyindeki devrelerin çalışma şekli bilinmeksizin
öğrenmenin doğasının anlaşılamayacağını savunmaktadır. Beyin insan zekâsının,
güdülenmenin ve öğrenmenin merkezidir. ‘Öğrenme eğer canlı bir dokuya sahip olan
beyinde gerçekleşiyorsa beynin öğrenmeden
önceki ve sonraki yapısı arasında farklılık olmalıdır’ düşüncesinden hareket
eden Hebb öğrenme sonucu beyinde fizyolojik değişiklikleri araştırmıştır. Elde
ettiği bulgular sonucu Hebb, bu değişiklik konusunda iki kavram ileri
sürmektedir: Hücre Topluluğu ve Faz
Ardışıklığı (Goldstein, 1994).
Hücre Topluluğu
Hebb’e göre bireyin karşılaştığı her nesne, beyninde hücre
topluluğu olarak adlandırılan birbiriyle bağlantılı bir dizi nörondan meydana
gelmiş karmaşık bir sistemi ateşler. Örneğin, bir kaleme bakarken dikkatimizi
kalemin bir ucundan diğer ucuna doğru kaydırırız. Dikkatimizi bir noktadan
diğerine kaydırırken beynimizde bulunan milyarlarca nörondan sadece bir kısmı
ateşlenir. Herhangi bir nesne için ateşlenen nöron paketi sadece o nesneye
özgüdür. Başlangıçta birbirinden bağımsız
olan nöronların, örnegin, kalemin bir ucuna bakıldığında bir kısmı ateşlenir. Bu
nöron grubu gözümüz kalemin diğer ucuna kaydığında ateşlenen diğer nöron
grubundan ayrıdır. Ancak, kalemin iki ucuna tekamül eden nöronların
ateşlem zamanı arasındaki yakınlık nedeniyle
nöron paketinin bu iki farklı bölümü birbiriyle irtibatlı hale gelir.
Hebb, hücre topluluğunun tekamül ettiği nesneye veya olaya
bağlı olarak büyük veya küçük olabileceğini belirtmektedir. Kalemle irtibatlı
olan hücre topluluğu bir otomobil ile ilgili olan nöron topluluğuna göre daha az
sayıda nöron içerir. Hücre topluluğu bir bütün olarak dış ve iç uyarıcılarla
veya her ikisinin ortak etkisiyle ateşlenebilen bir nöron paketidir. Bir hücre
topluluğu ateşlendiğinde, zihinde o
topluluğun ilişkili olduğu nesne veya olay canlanır. Hebb’e göre hücre topluluğu
bir fikrin veya düşüncenin nörolojik temelini oluşturur. Bundan dolayı bir
kalemi, bir otomobili veya sevdiğiniz birini düşünmek için yanımızda olması
gerekmez.
Faz Ardışıklığı
Faz ardışıklığı birbiriyle bağlantılı olan hücre topluluğu
serisidir. Bir kez oluştuğunda, hücre topluluğunda olduğu gibi, iç veya dış
uyarıcılarla ateşlenebilir. Bir faz ardışıklığında yer alan herhangi bir hücre
topluluğu veya topluluklarının kendi aralarında yaptığı kombinasyonlardan biri
ateşlendiğinde, zihinde belirli mantıksal sıra içerisinde düzenlenmiş bir
düşünce serisi oluşur. Hebb, sevdiğimiz bir şarkıya ait bir mısranın veya bir
parfüm kokusunun sevilen insanla ilgili hatıraları canlandırmasını faz
ardışıklığı ile açıklamaktadır.
Hebb’in vurguladığı başka önemli bir nokta çocukluk ve
yetişkinlik dönemlerindeki öğrenmenin farklılığı ve birbiriyle ilişkisidir.
Hebb’e göre bebeklik ve çocukluk çağlarındaki öğrenme hücre toplaşması sürecini
kapsar. Yetişkinlikteki öğrenmeler sürecinde ise faz ardışıklığı, muhtemelen
yeniden düzenlenir. Diğer bir değişle çocuktaki öğrenme daha sonraki öğrenmeler
için bir çerçeve oluşturur. Örneğin, dil öğrenme yavaş ve sıkıcı bir süreç olup,
muhtemelen milyonlarca hücre toplulaşması ve
faz ardışıklığını ihtiva eder. Ancak dil bir kez öğrenildiğinde şiir ve roman
yazmada olduğu gibi öğrenilenler sayısız şekilde yeniden düzenlenebilir. Hebb,
öğrenmenin önce çerçeve oluşturmakla başladığını, daha sonra içg
örü ve yaratıcılık şeklinde geliştiğini kabul
etmektedir.
Nörofizyolojik Temelli Öğretim İlkeleri
Bilişsel öğrenme kuramınca kabul edilen zihinsel deneyimlere
nörofizyolojik açıdan destek sağlayan, bu öğrenme kuramının öğretim ilkeleri
aşağıdaki gibi sıralanmaktadır. (Caine ve Caine, 1990).
Beyin bir paralel işlemcidir. İnsan beyni birçok işlevi eş zamanlı
olarak yerine getirebilir. Düşünce, duygu ve imgeleme gibi farklı işlevler
aynı zamanda işleme sokulur. Etkin öğretimde aynı anda yapılması gereken
işlemler ahenk içerisinde, dayandığı kuram ve yöntemler üzerine bina
edilmelidir.
Öğrenme fizyolojik bir olaydır. Kalp, akciğer veya böbrek gibi beyin
de fizyolojik kurallara göre çalışan bir organdır. Öğrenme nefes alıp-verme
kadar doğal bir işlev olup onu engellemek veya kolaylaştırmak olanak
dahilindedir. Etkili öğretim stres yönetimi, beslenme, egzersiz ve sağlıkla
ilgili diğer konularıda içermelidir.
Beyin, kendisine ulaşan verilere anlam yüklemeye çalışır. İnsan beyni
yaşamını sürdürme arzusunun doğal bir sonucu olarak çevresinde olup-bitenlere
anlam kazandırmaya çalışır. Etkin bir öğrenme sağlanabilmesi için beynin
yenilik keşef, problem çözme gibi alıştırmalarla zorlanması gerekir. Bu
yüzden, üstün yetenekli çucukların öğretiminde kullanılan bu ve
benzeri teknikler tüm öğrenciler için
kullanılmalıdır.
Anlam yükleme, örüntüleme (patterning) yoluyla olur.
Beyin bir bakıma etrafındaki örüntüleri ortaya
çıkarmaya çalışan bir sanatçı gibidir. Etkili bir öğrenme için anlamlı
birbiriyle ilişkili bir örüntü oluşturulmalıdır.
Duygular örüntülemede önemli bir yer tutar.
Bireyin öğrenmesi beklenti, eğilim, ön yargı, öz saygı
ve sosyal etkileşme ihtiyacı gibi duygulardan etkilenir. Öğretmenler
öğrencilerin duygu ve tutumlarının öğrenmede önemli bir etmen olduğunun
bilinci ile hareket etmelidir. Karşılıklı sevgi, saygı ve kabullenmenin mevcut
olduğu bir ortamda öğrenme daha kolay olur.
Beyin parçaları ve bütünü aynı anda algılar. Sağlıklı bir insanda
matematik, müzik veya sanat öğretiminde beynin her iki yarı küresi etkileşim
halindedir. Bir konunun öğretilmesinde konunun bütünü ve parçaları karşılıklı
etkileşimde bulunacak şekilde aynı anda verilmelidir.
Öğrenme, hem doğrudan odaklanan, hem de yan uyarıcılardan algılanan
bilgileri içerir. Beyin doğrudan farkında olduğu ve odaklandığı bilgiler
yanında birinci derecede ilgi alanı dışında kalan bilgi ve sinyalleri de
özümser. İlgi alanı içinde olmakla beraber bilinçli bir şekilde dikkat
edilmeyen çok hafif ve hassas sinyaller de (yan tarafta duran birinin
gülümsemesi gibi) uyarıcı olarak beyne
ulaşır. Etkili öğrenme ortamında sıcaklık, gürültü, nem gibi fiziksel koşullar
yanında grafik, resim, tasarım ve sanat eserleri gibi görsel uyarıcılara da
dikkat edilmelidir.
Öğrenme kasıtlı ve kasıtsız süreçlerden oluşur. Bir öğrenme ortamında
bilinçli olarak farkına vardığımız
şeylerden çok daha fazlasını öğreniriz. Yan uyarıcılardan aldığımız
sinyallerin çoğu beynimize farkında olmadan girer ve bilinçaltında etkileşimde
bulunur. Etkili öğrenme ortamındaki tüm uyarıcılar öğrenme amacına hizmet
edecek şekilde düzenlenmelidir.
İki tip hafıza vardır. İnsanlarda deneyimleri tekrarlamaya gerek
kalmadan hafızaya kaydedilen doğal bir uzaysal hafıza sistemi vardır. Dün
akşam yediğimizi hatırlamak için tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak birbiriyle
ilgili olmayan bilgileri depolamak için tekrara ve ezbere ihtiyaç vardır.
Olgular ve beceriler uzaysal hafızada depolandığında daha iyi öğrenilir.
Uzaysal hafızayı harekete geçiren en etkili öğretim deneysel yöntemlerdir.
Öğretim demonstrasyon, film, resim, mecaz, drama ve öğrencilerin aktif
katılımını sağlayan sınıf içi çok yönlü etkileşim etkinlikleri içermelidir.
Öğrenme zihni zorlayan (challenging) etkinliklerle artar, tehditle
ketlenir. Beyin uygun düzeyde zorlandığında öğrenme optimum düzeye ulaşır.
Tehdit ise öğrenme kapasitesini azaltıcı etki yapar. Etkili öğretim,
öğrencinin zeka seviyesini belli bir oranda zorlayan ancak, tehditten uzak bir
ortamda gerçekleşir.
Hiçbir beyin diğerine benzemez. Öğretim bütün öğrencilerin
görsel-işitsel ve duygusal tercihlerini ifade etmelerine olanak tanıyacak
şekilde düzenlenmelidir.
Tam Öğrenme ilkeleri
Eğitimde yeniden yapılanma üzerinde büyük bir ekiple beş yıllık
bir araştırma yapan Wisconsin Eğitim Araştırmaları Merkezi, öğretimin içerik ve
sunum olarak tam öğrenme sağlanması için üç alanda dört ilke
benimsemiştir(Newmann ve Wehlage, 1995)
Bilgi Üretme
İlke 1. Yüksek düzeyde düşünme: Düşünme esnasında Öğretim,
içerik ve yöntem olarak öğrencinin açılama, sentez, genelleme ve hipotez
geliştirme yoluyla bilgi ve fikirler maniple etmesine yönelik olarak düzenlenir.
Öğrencinin öğrendikleri üzerine yorum yapabilme, konuları ve olayları
açıklayabilme ve çözebilme yetenekleri geliştirme dersin odak
noktasıdır.
Bilimsel Araştırma
İlke 2. Derin Bilgi: Derin bilgi birbiri ile alakasız birçok
konumun yüzeysel olarak verilmesi yerine, konuların özünün aktarılmasının
vurgular. Kavramlar temel prensipler öğretilir, öğrencinin problem çözme yetisi
geliştirilir. Diğer bir değişle ansiklopedik bilgi yerine konulur
derinliğine islenir. Öğrenci aldığı bilgiler
ile ince farkları yakalayabiliyorsa, konuya tartışma getirebiliyorsa,
problemleri çözebiliyorsa, olaylara, olgulara açıklama getirebiliyorsa aldığı
bilgi derindir.
İlke 3. Etkileşim: Sağlıklı etkileşimin olduğu bir sınıfta
gerçeklesen konuşmalar bir konun yada bir problemin esasinin anlaşılmasını
sağlayacak çok yönlü bir etkileşim ortamı içersinde yapılır. Sınıftaki ortam
öğrencilere kendi aralarında ve öğretmenleri ile fikir alıp verme olanağı
sunuyorsa, bir konu hakkındaki öğrenmeyi
zenginleştirmek yada derinleştirmek için öğrenciler arasında diyalog oluşuyorsa
sınıfta sağlıklı bir etkileşimin varlığında söz edilebilir. öğretmenin önceden
hazırladığı sekliyle konuyu aynen sunması ve öğrencilerin sorulara kısa
cevaplar ile geçiştiriyor olması, bu ortamın
yokluğunun en güzel işaretidir.
Tam örenme, öğrencinin öretmen ile diyalog kurarak onun
ihtiyaçlarını eksiklerini ve yanlışlarını anlaması ve öğretim programında
gerekli değişiklikleri yapması ile baslar. Öğretmen müfredatta öğrencinin ilgi
ve ihtiyaçları doğrultusunda gerekli değişiklikleri yaptığında, sınıftaki
öğretim etkinlikleri öğrencilerin ihtiyaçlarına göre şekillenmeye baslar. Bu
seklide, öğretmen öğrenciden aldığı tepkileri değerlendirerek daha ileri
konulara geçmek, aynı konu ile pekiştirici
alıştırma yapmak veya farklı bir konuya geçme durumuna gidebilir.
Öğrencilerin Okul Dışındaki Değeri
İlke 4. Dış dünya ile ilişkilendirme: Öğrenilen konuların
hayattaki izdüşümleri ile öğrenciye gösterilir. Ders konuları kitapların arasına
sıkışıp kalmaz, öğrenilen bilgiler gerçek hayat ile iliskiledirilerek öğrencinin
öğrendiği şeylerin değerini görmesi sağlanır. Aksi halde bilgi sadece diploma
kazanmak veya bir üst sınıf veya okula geçmek için kullanılacaktır.
Öğrenciler gerçek problemlere işaret
edebiliyorsa veya öğrendiklerini günlük hayatta kullana biliyorsa öğrenilenler
sınıfın dışına çıkmaya başlamıştır.
Bu dört öğrenim ilkesinin uygulanabilmesi öğretmenin
öğrencilerin öğrenme kapasitelerine ilişkin yüksek ve pozitif beklentiler
taşıması ile olanaklıdır. Öğrencilerin anlattıklarını öğrene bilecek kapasitede
olduğunu öğrenen bir öğretmen, sınıfta teşvik edici, her öğrencinin korkmadan,
çekinmeden, gerektiğinde risk alıp kendisini ifade edebileceği bir atmosfer
yaratabilecektir.
Tam öğretimin uygulanması bilginin doğası ve eğitimin ilişkin
çağdaş bir anlayışla gerçekleşebilecektir. Bu yaklaşımın geleneksel eğitim
anlayışından en önemli farkından biri, çok yönlü zeka gelişimini esas almasıdır.
Tam öğrenme sözel ve mantıksal zeka gelişiminin yanında görsel, bedensel ritmik
zeka türlerinin gelişimini de hedefler. Gardner (1993) başlıca sekiz zeka
türünden bahsetmektedir. Bu zeka türleri aşağıda kısaca
özetlenmiştir.
Sözel Zeka:Sözel zeka, kısaca
dili anlama ve kullanma yeteneğidir. Yazılı ve sözlü anlatım, öykü, şiir yazma
ve diğer edebiyat becerileri sözel zekaya bağlı yeteneklerdir.
Mantıksal Zeka: Genellikle analitik ya da bilimsel düşünme diye
adlandırılan yetenekleri içerir. Mantıksal zekası güçlü olanlar somut
sembollerle çalışma ve yeni bağlantılar kurmada ustadırlar. Sorunlara analitik
yaklaşırlar.
Görsel Zeka : Üç boyutlu
düşünme bu zeka türünü en önemli özelliğidir. Gelelilikle grafik sanatlarındaki
insanlarda görülür. Zihinsel imajlar oluşturmada ve grafik görüntüler yaratmada
başarılıdırlar. Ünlü ressamlar görsel zekaları çok yüksek
kimselerdir.
Bedensel Zeka: Bedeni son
derece duyarlı ve etkili şekilde kullanma yeteneğidir. Yüksek bedensel zekaya
sahip insanlar tiyatro, bale, dans ve sporda başarılıdırlar. Onlar zihin ve
beden bağlantısını çok başarılı bir şekilde kurabilen insanlardır.
Ritmik Zeka: Bu zekaya sahip
insanlar ritimleri algılama ve tekrar yaratmada ustadırlar. Bir şarkının ritmini
kolayca yakalayabilirler. Bu kişiler yeni öğrendikleri bir dilin
telaffuzunu yakalama ve kullanmada çok beceriklidirler.
Benlik Zekası: Karakter ve kişilikleri anlama ve
değerlendirmede oldukça yetenekli olan insanların bu tür zekaya sahip olduğu
kabul edilir. Bu insanlar düşünme ve akil yürütmede çok yeteneklidirler.
Kişileri ve olayları aşıp fikirleri tartışabilen insanlardır. Ayrıntılar
arasında boğulmadan büyük resmi yakalayabilirler.
Sosyal zeka: Yönetici,
danışman, terapist, politikacı, insan kaynakları uzmanları bu tür zekaya
sahiptirler. Bunlara sosyal düşünen insanlarda diyebiliriz. Bu insanlar güçlü
sezgilere sahiptirler. İnsanlar ortak zeminlerde buluşturma en önemli
yetenekleridir.
Yazarinda içinde bulundugu arastirma ekibi, Wisconsin Egitim
Arastirma Merkezi bünyesinde? Eğitimde yeniden yapılanma"adi altında 1990-1995
yılları arasında Amerika Birleşik Devletlerinin 16 eyaletinde yeniden
yapılanmayı gerçekleştirdiği kabul edilen ilkokul, ortaokul ve liseden oluşan 24
devlet okulunda yaptığı araştırmada bu öğretim ilkelerinin bütün öğrencilerin
matematik ve sosyal alanlardaki başarılarını
arttırdığını görmüştür.
Sosyo-Ekonomik düzeyi ne olursa olsun ögerncilerin başarısı tam
öğrenim ilklerinin mevcut olduğu sınıflardan hem matematik hem de sosyal
derslerde %30 oranında artmıştı:Bu artış orta öğrenimin her seviyesinde
gözlenmiştir.
Lee, Smith ve Cronin ger?in (1995) arastirmalari da ayni
bulgulari desteklemiştir. Araştırmacılar ayni zamanda bu öğretim ilkelerinin
uygulanmasının her öğrencinin öğrenmesini kapasitesince arttırabildiğini ve
öğrencilere? Eşit öğrenme olanağı sunduğu"(s.8)sonucu çıkarılmıştır.
Yukarıda sayılan ilkeler her okulda aynen uygulanacak ilkeler
değildir. Ancak eğitimde yeniden yapılanmada ya da eğitim sistemini iyileştirmek
için yaptığımız bütün diğer çalişmalarda asılamaç bilgi çağının gerekleri ile
donenmış, bilgi üretebilen ve düşünebilen gençler ise, onları o şekilde
yetiştirmek zorundayız.
Özet
Genel anlamda, öğrenme kişinin çevresi ile etkileşimi sonucu
oluşan düşünce, duyuş ve davranış değişikliğidir. Bu değişikliğin nasıl oluştuğu
konusundaki kurumlar dört grupta toplanabilir. Davranışçı Bilişsel Duyuşsal ve
Nörofizyolojik temelli öğrenme kuramları.
Davranışcı kuramcılar öğrenmenin uyarıcı ile davranış arasında
bir bağ kurarak geliştiğini ve pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin
gerektiğini kabul ederler. Davranışçılar insanları karşılaştıkları problemin
çözümünde geçmi,şte yaşadığı benzer durumları göz önüne aldıklarını ileri
sürerler. Yeni bir problemle karşılaşıldığınd
a ise, bireyi deneme yanılma yolu ile çözümler ürettiği
kabul edilir. Davranışçı kuramda yaparak öğrenme esastır. Öğrenmede pekiştirme
önemli bir yer tutar. Becerilerin kazanılmasında ve kalıcılığın sağlanmasında
tekrar önemlidir. Ayrıca, güdülenmenin eğit
imde çok büyük bir yeri vardır.
Bilişsel kurama göre, öğrenme bireyin çevresinde olup bitenlere
bir anlam yüklemesidir. Yine bu kavranma göre öğrenme daha çok şey keşfetme
değil, tasavvur ve olgular yolu ile daha çok şey yorumlamaktır. Bilişsel
kuramcılar öğrenmenin bilgilenme değil, bilgi üretme olduğunu savunurlar.
Öğrenme ile bireyin çevresine olan algısının değiştiği ve çevresi ile olan
ilişkilerini yeniden düzenlediğinin kabul edildiği bir kuramda öğrenme, kısaca
“kişinin kendisini yeniden yaratmasıdır”. Bilişsel kuram öğrenmenin önceki
öğrenmeler üzerine bina edildiğini, öğrenmenin bir anlam yükleme çabası
olduğunu, öğrenmede öğrenciye bir uygulama şansı verilmesi gerektiğini savunur.
Bu eğitim anlayışında öğretmen bir otorite figürü değildir. Bilginin öğretmen ve öğrencilerin karşılıklı etkileşimi ile
gerçekleştiği kabul edilir.
Duyuşsal kavramlar öğrenmenin doğasın dan çok sorunlarıyla
ilgilenirler. Bu kurumlar sağlıklı benlik ve ahlak (moral) gelişimini
vurgularlar. Benlik gelişimi bireyin kendisini değerli bir insan olarak
hissetmesini, kapasitesine güvenmesinin ve farklılıklarına değer vermesini
vurgular. Benlik gelişiminin somut hedefi kendinin gerçekleştiren insandır.
Ahlak gelişimim ise kişinin toplumsal değer yargılarını edinerek içinde
bulunduğu çevreye uyumunu fakat sonunda
kendi ilke ve değer yargılarını oluşturmasını amaçlar. Ahlak gelişimi üç evrede
altı dönemde gerçekleşir.
‘Öğrenme eğer canlı bir dokuya sahip olan beyinde
gerçekleşiyorsa beynin öğrenmeden önceki ve sonraki yapısı arasında farlılık
olmalıdır’ düşünceden hareketle yapılan araştırmalar öğrenme sonucunda
nöronlarda yeni akson iplikçiklerinin oluştuğunu iddia etmektedirler. Buna göre
her öğrenme yaşantısı yeni sinaptik bağlantıların kurulması demektir. Beyinde bu
nörofizyolojik gelişmeleri açılayan iki
kavram vardır: Hücre topluluğu ve faz ardışıklığı. Hücre topluluğu ve iç ve dış
uyarıcılarla ateşlenebilen nöron paketlerini ifade etmektedir. Faz ardışıklığı
da birbiri ile bağlantılı bir hücre topluluğu serisidir.
Nörofizyolojik temelli öğretim
ilkeleri beynin bir paralel işlemci olduğunu, öğrenmenin fizyoloji bir olay
olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Bu kurama göre anlam yükleme
örgütleme ile gerçekleşir. Duyguları örgütlemede büyük bir önemi vardır. Beyi
parçaları ve bütünü ayanı anda algılar.
Öğrenme hem doğrudan odaklana hem de yan uyarıcılardan alınan bilgileri içerir .
Yine bu kurama göre, öğrenme kasıtlı ve kasıtsız süreçlerden oluşur. Öğrenme
zihni zorlayan etkilerle artar, tehditle kenetlenir ve hiç kimsenin öğrenmesi diğerine benzemez.
Öğrenmenin herkes için doyurucu ve anlamlı olmasını savunan tam
öğrenme akılmında vurgulanan temel öğretim ilkleri de şu şekilde sıralanabilir:
Yüks4ek düzeyde düşünme ; konun özünün aktarılması ve derinliğine işlenmesi
;öğrenilenlerin gerçek hayat ile ilişkilendirilmesi ve öğrenmenin karşılıklı
etkileşim ortamı içersinde gerçekleştirilmesi.